Recent Tweets @GozdeEPamuk
Posts I Like
Who I Follow

       Burada Söz konusu olan şey, kişinin kendisinin ve kendisiyle ilişkisinin ne durumda olduğudur. Başka deyişle, kişinin, kendinden yola çıkarak diğer insanlarla, dünyayla, yaşamla kurduğu ilşkileri gözden geçirmesinin, kendi hakkında bilgi edinmesinin, kendini bilerek yaşamasının önemi vurgulanır. Bunlar kişinin ne şekilde yaşadığı, ne yapıp ettiği, kararları, yaşamda nelere önem ve öncellik verdiği;bunlarının değerinin ve anlamının ne olduğu gibi günlük yaşamın içinde yer alan ve hepimizin zaman zaman kendine sorduğu sorular olabilir.

Vücudumuzu ve hayatımızı yöneten beyin, olağanüstü karmaşık ağlar oluşturan milyarlarca sinir hücresinden oluşuyor. Peki bu karmaşık ağ sistemi nasıl işliyor? İşte beynin çalışma sistemi hakkında gerçekler ve efsaneler… Beyinde milyarlarca sinir hücresi vardır. Olağanüstü karmaşık ağlar oluşturan bu hücreler birbirleriyle sürekli ilişki halindedirler. Tipik bir hücrenin tel tel uzantıları vardır. Hücre bu uzantılar aracılığıyla diğer hücrelere sinyal yollar ve onlardan sinyal alır.

Bu sinyallerin, yollanıp alınırken, hücreleri birbirlerinden ayıran minik boşlukları aşması gerekir.

BEYİN NASIL ÇALIŞIR?

Bir sinir hücresi bir başka sinir hücresi ile ilişki kurmak istediğinde bir kimyasal salgılar. Bu kimyasal iki hücre arasındaki boşluğu geçer ve diğer sinir hücresine tutunur. O hücreyi faal hale getirir veya faaliyetini engeller. Daha sonra yollayan hücre kimyasalını geri alır veya kimyasal metabolize edilir.

Bu mekanizma gözlemlendikten sonra bir tez ortaya atıldı: Dendi ki depresyon, şizofreni, bipolar, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu gibi bozukluklar beyindeki bu kimyasalların anormalliğinden, dengesizliğinden meydana gelir – TİRE dopamin adlı kimyasalın azlığı şizofreniye neden olur, serotonin azlığı ise depresyon nedenidir.

Konumuz depresyon olduğu için serotonine yoğunlaşmak istiyorum. Gerçekten, yaygın olarak iddia edildiği gibi, depresyon serotonin eksikliğinden mi meydana gelir? Beyindeki serotonin miktarı artırıldığında depresyon sona erer mi?
Her iki sorunun cevabı da hayırdır.

Bir defa, araştırmalar depresyon bozukluğu geçirenlerin sadece yüzde 25′inde serotonin eksikliği olduğunu gösteriyor. Bir an serotonin eksikliği hipotezinin doğru olduğunu var saysak bile bu depresyon bozukluklarının sadece dörtte birinin nedenini açıklayabilecektir.

Geriye kalan dörtte üçünün sebebi nedir?

Gelelim ikinci soruya. Antidepresan almak beyindeki serotonin oranını hemen yükseltir. Ama ilacın depresyon üzerinde etki yapması (eğer yaparsa, tabii), yani onu azaltması veya kaldırması, tipik olarak birkaç hafta sonra olur. Bundan çıkan sonuç ilacın serotonin miktarını yükseltmekten başka nedenlerle hastaya etki yaptığıdır.

Deneylerde, hayatında depresyon geçirmemiş kişilerin beyinlerindeki serotonin miktarını düşürülmüş ancak bu kişilerde en ufak bir depresyon emaresi görülmemiştir.

Açıkça görüldüğü gibi depresyonun “kimyasallarda bozukluk”tan meydana geldiği ya da “beyin hastalığı” olduğunu söylemek yanlıştır. Depresyona serotonin eksikliği neden olmaz antidepresanlar serotonini dengeleyip depresyonu tedavi etmez.

Antidepresanlar ve akıl bozukluklarına yönelik diğer ilaçlar genel beyin fonksiyonlarını etkileyerek etki yapar. Bazen yararlı olurlar, bazen olmazlar. Neden bazen yararlı olup bazen olmadıkları bir muammadır. Bunda şaşılacak bir şey yok çünkü tedavi etmeyi hedefledikleri akıl bozuklukları da bir muammadır. Nereden, neden kaynaklanıyorlar, bilinmiyor.

Beyin sırlarını açıklamıyor. Psikiyatri bilinenlerin değil bilinmeyenlerin egemen olduğu bir tıp dalıdır. Psikiyatristler genellikle bildiklerini abartıyorlar. Önerdikleri ilaçların etkinliğini genellikle abartıp, yan etkilerini küçülttükleri gibi.

Ünlü psikiyatrist Daniel Carlat konuyu iyi özetledi:

“Modern psikiyatri budur: Sadece semptomları rehber alarak, neyi düzeltmeye çalıştığımızı tam kavramadan ve önerdiğimiz ilaçların nasıl çalıştığını tam bilmeden (hastalarımızı tedavi etmeye çalışmak).”

“Bütün ruhsal bozukluklarda depresyon, şizofreni, bipolar bozukluk ve anksiete bozuklukları bilgimizin cılız ışıkları cehaletimizin gölgesinde kayboluyor.”

Yazan : Metin Münir – Milliyet Gazetesi

Hepimizin şikâyetçi olduğu ortak bir nokta var: Unutuyoruz. İsimleri, yerleri, yüzleri, yapmamız gereken işleri, aramamız gereken şahısları unutup kalıyoruz… Hatta bazılarımız amnezi adı verilen “hafıza kaybı” hastalığına tutulmuş durumda. Bazı yaşlılarımız ise “bunama” olarak adlandırabileceğimiz alzheimer hastalığının pençesinde kıvranmakta. Unutkanlığa, amneziye ya da alzheimer’e yol açan birçok faktör var. Alkol kullanımı, beyinde meydana gelen hasarlar, psikolojik ya da duygusal travmalar, depresyon, baş yaralanmaları ve genetik faktörler bunların başlıcaları. Bu yazımızda yukarıda saydığımız etmenleri açıklamak yerine unutkanlığa sebep olan ve günlük yaşantımızda yer alan faktörleri sıralayacağız. Kısa Süreli Hafızanın Aşırı Kullanılması İnsanda üç çeşit hafıza bulunuyor: duyusal hafıza, kısa süreli hafıza ve uzun süreli hafıza. Duyusal hafıza duyu organlarımıza ilişkin hafızamızdır ve veriler ilk önce buraya gelir. Yolda yürürken duyduğumuz sesler, gözümüze ilişen tüm görüntüler anlık olarak bu hafızada kaydedilir. Eğer biz, bu seslerden ve görüntülerden birine dikkat etmeye başlarsak bu veri kısa süreli hafızaya alınır. Burada bilgiler 7-8 saniye civarında tutulur ve sonra unutulur. Kısa süreli hafızaya alınan bir bilgi tekrar edilip resim, duygu ve seslerle renklendirilirse uzun süreli hafızaya alınır. Büyükşehirlerde yaşayan bizler sokağa adımımızı atar atmaz uyarıcı akınına maruz kalıyoruz. Arabaların çıkardığı ses, çevremizdeki tabelalar, yanımızdan geçenlerin konuşmaları, etrafımızda çalışan insanlar hepsi hafızamıza veri ulaştırıyor. Hafızamıza o kadar çok veri ulaşıyor ki, evimizden çıkıp işimize varana kadar binlerce tabela okuyor, nice yüzlere ve seslere şahit oluyoruz. Ama bunların hiçbiri aklımızda kalmıyor. Kalmasına da gerek yok zaten. Ancak kısa süreli hafızamıza bu kadar çok veri giriş çıkışı iki şekilde bizde unutkanlığa sebep oluyor: Birincisi, gereksiz birçok veri girişi kısa süreli hafızamızı yıpratıyor. Bu durum bize gelen verileri sağlam bir şekilde kaydetmede zorluk çıkarıyor ve sonunda unutkanlık baş gösteriyor. Eskilerin “mezar taşı okumayın, unutkan olursunuz” demelerindeki sebep sanırım kısa süreli hafızanın gereksiz bilgilerle kullanılıp yıpratılmamasıdır. İkincisi, kısa süreli hafızaya giren ama buradan uzun süreli hafızamıza aktarılmayan veriler bizde bir alışkanlık oluşturuyor: Bilgileri kısa süreli hafızaya alıp uzun süreli hafızaya aktarmama alışkanlığı. Bu alışkanlık neticesinde uzun süreli hafızaya aktarmamız gereken verileri oraya aktaramıyoruz. Birisi ile tanıştığımızda onun ismini hemen unutmamızın nedeni o ismi sadece kısa süreli hafızamıza alıp uzun süreli hafızaya aktarmama alışkanlığıdır. Uzun Süreli Hafızanın Çok Az Kullanılması Günlerimizi öyle bir şekilde yaşıyoruz ki, uzun süreli hafızamızı neredeyse hiç kullanmıyoruz. İşyerimizde yaptığımız işler otomatikleşmiş durumda ve uzun süreli hafızamızın kullanımını gerektirmiyor. Eve geldiğimizde ise televizyonun başına geçiyoruz ve yine hafızamızı kullanmıyoruz. Telefon numaralarını da artık hafızamıza almıyoruz çünkü cep telefonlarımız var. Az kitap okuduğumuz için oradaki bilgileri hatırda tutmak gibi bir gayretimiz de maalesef yok. Güzel söz ve şiir ezberleme alışkanlığı ise artık günümüzde demode. Kısacası gelişen teknoloji ve değişen kültür hafıza yetimizin kullanımını o derece azalttı ki, kullanamadığımız hafızalarımız paslandı ve artık çalışamaz oldu. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, eğitim seviyesi arttıkça kişinin alzheimer hastalığına yakalanma riski azalıyor. Yani kitapla, bilgiyle muhatap olan ve çok öğrenen kişilerin hafızası daha sağlam kalıyor. Eğitimde Sadece Sol Beynin Kullanımına Yönelik Program Uygulanması Çoğumuzun bildiği bir gerçek var: Beynimiz sağ ve sol olmak üzere iki yarım küreden oluşuyor. Bu yarım küreler “lob” olarak adlandırılıyor ve her birisinin farklı görevleri bulunuyor. Sol lob, konuşma, matematiksel işlemler, diziler, sayılar ve analiz gibi konularda çok üstündür ve mantıklı ve doğrusal çalışmaktadır. Sağ lob da, ritim, hayal kurma, renkler, boyut, hacim, müzik gibi fonksiyonlarda etkin olmaktadır. Araştırmalar göstermiştir ki, sağ lobu alınan kişilerde hatırlama yetisi oldukça zayıflamaktadır. Çünkü tek başına resim ve şekil olmadan sol beynin olayları hatırlaması çok zordur. Maalesef ülkemizdeki eğitim sistemi öğrencilerin sol lobuna hitap etmektedir. Dersler sadece sözlü olarak mantıksal bir örgü içerisinde aktarılmaktadır. Bunun neticesinde ise sağ beyin fonksiyonları atıl kalmakta ve sağ beynin gelişimi az olmaktadır. Oksijensiz Ortamlar Beynimizin ağırlığı vücut ağırlığımızın %2’si kadardır. Yani ortalama 1,5-2 kg ağırlığındadır. Ve beynimizin sağlıklı çalışabilmesi için gerekli olan en temel madde oksijendir. Hatta diyebiliriz ki beynimiz tam bir oksijen canavarıdır. Öyle ki vücut ağırlığımızın %2’sini teşkil eden beynimiz, vücudumuzun aldığı oksijenin %20-25’ini kullanır. Kısacası yeteri kadar oksijen alınmadığında beynimizin fonksiyonları önemli ölçüde yavaşlar ve zayıflar. Ve bu durum hafıza merkezimizi etkiler. Büyük şehirlerde ev, araba ve ofis gibi kapalı mekânlarda hayatını sürdüren bizler yeteri kadar oksijen alamamaktayız. Bu durum beyin fonksiyonlarımızı ve dolaylı olarak da hafıza yetimizi etkilemektedir. Cinsel Faktörler Amerika’da yapılan bazı araştırmalarda aşırı ve sürekli cinsel uyarılmanın unutkanlığa sebep olduğu saptanmıştır. Cinsel uyarılma sonrasında parasempatik sinir sistemimiz aşırı bir şekilde uyarılır. Bunun neticesinde aşırı bir şekilde seks hormonları üretilir. Aşırı hormon üretimi ise beyin ve böbreküstü salgı bezlerinin aşırı bir şekilde çalışmasına sebep olur. Neticede beynimiz ve vücut fonksiyonlarımız aşırı sempatik hale gelir ki bu durum beynimize zarar verir ve unutkanlığa sebep olur. Güçlü Bir Hafızaya Nasıl Sahip Olabilirim? * İlk olarak kısa süreli hafızamıza aşırı veri giriş çıkışını engellememiz gerekiyor. Yoldaki tabelaları, reklam panolarını okumaktan vazgeçip elimizde bulundurduğumuz bir kitabı okumak en güzeli. * Uzun süreli hafızamı geliştirmek amacıyla her gün bir söz ya da bir şiirden bir parça ezberleyebiliriz. Hafızamızın zindeliğini koruması açısından bu çok önemli. Yine sevdiklerimizin telefonun cep telefonumuza kaydetmenin yanında aklımıza kaydetmeyi de alışkanlık haline getirmek faydalı olacaktır. * Sağ beynimizi geliştirecek etkinliklerde bulunmak güçlü hafızanın en önemli formüllerinden biri. Bu konu başlı başına bir konu olduğu için ayrıntılı bilgiyi kitaplardan ya da internet sitelerinden bulabilirsiniz. * Bol oksijen alabileceğimiz ortamlarda bulunmak beynimizin sağlıklı çalışması açısından çok önemli. * Depresyondan ve kaygıdan uzak bir hayat yaşamaya çalışmak hem unutkanlığa hem de sağlıklı bir hayata kapı açan en önemli anahtar olduğunu zaten hepimiz biliyoruz. * Alkol ve sigara beyinden ciddi hasarlara yol açtığı için bu maddelerden oldukça uzak durmak en iyisi. Yazar: Mehmet TEBER

İçinizde bu 3 şeyi taşıyorsanız hayat güzeldir..


Köy sakinleri yağmur duasına çıkmışlardı. Bütün köy ahalisi toplandı. İçlerinden sadece birinde şemsiye vardı.

Bu İNANÇ tır.


Babalar bebeklerini havaya hoplatır, çocuklar gülmekten bayılır. Yere düşübileceğini akıllarına bile getirmezler. Çünkü babaları onu tutacaktır.


Bu GÜVEN dir.

Yatağımıza girerken yarın uyanıp yaşamaya devam edeceğimize dair teminatımız yoktur. Ama yine de ertesi güne dair planlar yaparız.


Bu ÜMİT tir.


Ve bu üçü varsa hayatınız güzeldir…

Üstün Dökmen


 Yaşam koşuşturması içinde öyle günler, öyle olaylar yaşıyor veya şahit oluyoruz ki “Allah””ım aklımı koru” demekten kendimizi alıkoyamıyoruz.

Bir başka açıdan bakarsak, içinde olduğumuz yoğunluk, günü yakalama veya günün önüne geçme telaşı aynı anda birçok iş yapmamıza, onlarca konuyu, ismi aklımızda tutmamıza sebep oluyor. Durum böyle olunca da “Aman oraya da yetişeyim, buraya da yetişeyim, şunu da yapayım, buna da yardım edeyim” derken bedenimiz kadar kafamız da yoruluyor. Haliyle de unutkanlıklar başlıyor.

Biriyle karşılaşıp adını hatırlamadığımız, yerimizden kalkıp ne yapacağımızı unutup geri döndüğümüz, telefonu çevirip karşı tarafın numarası çalarken kimi aradığımızı unuttuğumuz çok oluyor. Bunlar yine zararsız unutkanlıklar. İşin bir de dalgınlığa varan kısmı oluyor ki bunlar bazen sağlığımıza, hayatımıza veya maddi durumumuza zarar verecek durumları yaratabiliyor. Stresin üzerimizdeki etkisi ise hep ayrı.

Tüm bu sebeplerden dolayı fiziksel sağlığımıza dikkat ettiğimiz kadar akıl sağlığımıza da önem vermeli, sağlıklı kalabilmek için çaba sarfetmeliyiz.

Bu konu özellikle de son zamanlarda Amerika””nın gündeminde. Amerikalılar mucize “akıl diyeti”yle ilgili konuşuyorlar ve konu hakkında çıkan yazıları okuyorlar. Bilimadamları yeni bir diyet geliştirmiş. Ancak bu diyet bilinen diğer diyet türleri gibi kilo verdirmeye yönelik değil. Geliştirilen diyetle insanların akıl sağlığını, psikolojilerini düzenlemek amaçlanıyor.

Geçtiğimiz sene Amerika””nın ünlü Newsweek Dergisi yayımladığı “Akıl Diyeti” ile beyin için gerekli olan gıdaları açıklamış. Amerikalı bilimadamları, akıl hastalıkları ve özellikle depresyona karşı koruma sağlayabilen son derece basit bir diyet hazırlamışlar.

Araştırmalar ve tesadüfler sonucu keşfedilen bu diyet, şimdi medya dünyasının favorisi olan “kilo verme, form koruma, yaza hazırlanma” diyetlerini bile sollayarak gündemin bir numaralı konusu olmuş.

Bilimadamları zaten “Her şey kafada başlar” sloganıyla “akıl sağlığımızı koruyalım” diyetinin kilo sorunlarına da çözüm olabileceğini savunuyorlar. Kendi tanımlamalarıyla “Psikiyatrik rejim” de dedikleri akıl diyeti beyne iyi gelen gıdalardan oluşan bir diyet. Beyni güçlendiren, strese karşı dirençli hale getiren, ileride ortaya çıkabilecek depresyon, manik-depresyon, doğum sonrası depresyon, intihar eğilimi gibi rahatsızlıkları bile önleyebilen bir diyet. Üstelik çok kolay.

Listedeki gıdalardan, birini bir gün, diğerini bir başka gün, gönlünüzce tüketmeniz yeterli.

Akıl diyetinde iki önemli gıda temel alınıyor. Biri balık, özellikle somon balığı, diğeri de ceviz. Diyetteki yan gıdalar yumurta, ıspanak, buğday ve balık yağı… Diyet her gün biraz ceviz atıştırmayı öğütlüyor. Ya da bir gün ceviz, ikinci gün bir yumurta, üçüncü gün somon balığı, dördüncü gün ıspanak. Bu gıdaların hepsinin Omega-3 adı verilen bir madde içerdiğini açıklayan uzmanlar, bu gıdaların beyin fonksiyonlarını düzenlemeye yaradığını belirtiyorlar.

Psikiyatri uzmanı ve Harvard Üniversitesi’nde öğretim görevlisi Andrew Stoll beynin, yüzde 60 yağdan oluşan bir organ olduğunu ve doğru düzgün çalışması için Omega-3 yağ asitlerine ihtiyaç duyduğunu, oysa son yıllarda” form korumak uğruna insanlar balığın bile yağsız olanını seçtiğini hatırlatıyor. İnsanlar vücut güzelliği için, aslında hiç bilmeden beyin sağlığını riske attılar” diye uyarıyor. Dahası zayıflamak için yapılan diyetlerin beyni riske attığı gibi, kalp sağlığı için de sorun yarattığını yazıyor.

Araştırmacı doktorun açıklamalarında Omega-3 denilen maddenin, herkes için önemli ama anne adayları ve yeni doğmuş bebekler için daha da önemli olduğunu yazıyor. Ceninlerin genellikle beyin geliştirmek için anneden bol bol Omega-3 çektiklerini, eğer anne adayı zaten yetersiz Omega-3 alıyorsa, doğum sonrası depresyona girmesinin kaçınılmaz olduğuna dikkat çekiyorlar.

15 gram cevizde 1.02 gram Omega-3 bulunuyor. Bir kupa cinsi bardağa sığacak kadar ıspanak ise 0.5 gram içeriyor. Bir köy yumurtasında ise 0.17 gram var. Hepsini bir günde tüketmeye gerek yok. Bunların kanıtlanmış bir faydası daha var. Kalbinizi de, beyninize de formda tutuyor. Bu ikisi formdaysa, kilo sorununuz da ortadan kalkıyor.

Yazan: Berna Sağlam NAİPOĞLU

Biriyle ilk karşılaştığımıza kişinin giysileri, konuşma biçimi, mimikleri, ses tonu vb. özellikleri dikkatimizi çeker. Bu özelliklerde kişiye ait oluşturacağımız izlenimler için birer ipucudur.Kazanılan bu ipuçları sayesinde o kişi hakkında zihnimizde bir kategoriye sokmuş oluruz.

İnsanları kategorilendirmemizde, daha önceki yaşantılarımızdaki oluşturduğumuz şemalar sayesinde gerçekleştiririz.Sadece insanlar için değil sosyal dünyayı anlamak içinde sosyal şemalarımız vardır. genel şemalarımız sayesinde yeni tanıştığımız kişi hakkında bir kaç ipucuna dayanarak onun nasıl biri olduğuyla ilgilil çıkarsamalar yaparız ve ilk izlenimimizi oluştururuz.

İlk izlenimimiz öncelik etkisidir ve daha sonradan gelen bilgiler ilk izlenimimiz kadar bizi etkilemez. Kişi hakkında ki verdiğimiz hükmün değişmesinde pek etkili değildir.

Nedir Öncelik etkisi; İzlenim oluşturma çalışmalarında, başlangıçta edinilen bilginin sonradan edilinen bilgiden daha ağır basmasıdır.

Bir kişi Hakkında ilk izleniminiz olumsuzsa, o kişi ağzı ile kuş tutsa da size sempatik gelmeyi başaramayacaktır. Öncelikl etkisi, sosyal biliş yaklaşımında “bilişsel cimrilik” le açıklanmakatdır.

Bu açıklamalara göre, zihinsel enerjimizi cimrice kullanarak, tanıdığımız kişiye dair her özelliği ya da ayrıntıyı yorumlamakla uğraşmayız. Bunun yerine, kendi şemalaramızdan aracalığıyla oluşturduğumuz bilgiye inanarak yaşamayı yeğleriz.

Şimdi biraz düşünürsek geçmişte tanıştığımız kişilerde izlenim oluşturmayı bu yolla mı gereçekleştiriyoruz? Nitekim öyledir. Bu bağlamda yeni tanıştığımız insana haksızlık etmemek için daha önceden oluşturduğumuz şemlaramızın önemi ortaya çıkıyor. Şemaları oluştururken ki kaynaklarımız Nerden ve nasıl aldık? Ne kadarı doğru, Ne kadarı yanlış? Şemalarımızı oluşturduğumuz kaynakların neye göre doğru neye göre yanlış olduklarını bulmamız belki zor olabilir. Sosyal algılarımızlada bunu öğrenmiş bilgi olarak zihnimize kaydetmiş olduğumuzdan O halde  şemalarımızı genşletip günceleyebiliriz. Tanıştığımız kişilerde oluşturduğumuz ilk iznimlerimizi öncellik etkisine ağırlık vermeden biraz  kendisini bize karşı  gerçekleştirmesine izin vermeliyiz sanırım…

Ne dersiniz?

Morris-2002, Birey ve Davranış Dersi/Gözde E.P.

 

Bozukluk bir organın normal biyolojik görevini yerine getirememesidir. Kalp normal bir biçimde kan pompalayamazsa, böbrekler süzemezse, ak ciğerler normal iyi nefes alıp veremezse bozulmuş sayılırlar. Beynimizin çevrede meydana gelen olaylara verdiği reaksiyon olan duygusal tepkilerimiz de aynıdır.
Normal bir beynin kayıp karşısında verdiği tepki hüzün, yeis, kederdir. İnsanın neden hüzün duyduğu, bunun biyolojik fonksiyonunun veya faydasının ne olduğu bilinmemektedir. Bilinen, her insanın kayıp olaylarına hüzün duyarak tepki verdiğidir.
Parasını batıran tüccar, işsiz kalan bankacı, sevgilisini kaybeden liseli, seçimi kaybeden politikacı, artık başrol teklifi almayan yaşlanmaya yüz tutmuş aktör, üzüntü duyar. Bu ve benzeri kayıp durumlarına verilen hüzün tepkisi beynin fonksiyonunu yerine getirdiği, normal olduğunu gösterir.
Normal olmayan, kayıp veya herhangi bir başka neden olmadan meydana gelen hüzün veya, psikiyatrideki adı ile, majör depresif epizoddur. Bu beynin normal fonksiyonunu yerine getirmede başarısızlığa uğradığını, bir sorunu olduğunu gösterir.
Ancak modern psikiyatrinin depresyon tarifi normal hüznü depresyondan ayırt etmeyi zorlaştırarak - hatta gereksizleştirerek - insanlara zarar vermektedir. Tedaviye ihtiyacı olmayan milyonlar ilaca mahkum edilmektedir. İstisnalar dışında, uygulama psikologların her depresyon olayını bir beyin hastalığı olarak görmesi, ilaçla tedavi etmeye çalışmasıdır.
Bunun sonucunda antidepresanlar dünyada en çok satılan ilaçlar arasında girdi. Türkiye’de antidepresan kullanımında rekor artışlar var. Psikiyatristlerin müşterisi olmayı veya çocuklarını psikiyatristlerin müşterisi yapmayı düşünenlerin depresyon teşhisinde kullanılan yöntemin zaaflarının farkında olmalarında yarar var. Eğer tedavi yerine hastalık satın almak istemiyorlarsa.

Hüzün devam ettikçe sürer
Hayatın normal akışından kaynaklanan, insan olmanın bir sonucu olan, “nedeni olan” depresyonun üç özelliği var:
- Her zaman insanın uğradığı bir kaybın sonucu olarak ortaya çıkar.
- Kayba verilen tepki, kabaca, kaybın niteliği ile orantılıdır. Örneğin bir dersten bütünlemeye kalan üniversite öğrencisinin hissettiği çöküntü sınıftan kalan öğrencinin çöküntüsünden daha hafiftir ve daha az sürecektir. Aynen sevgilisini kaybeden ile sevdiğini toprağa gömen kişilerin duydukları çöküntünün farklı olması gibi.
- Belirtiler hüzün veren durum devam ettiği sürece devam eder. Durum düzeldiğinde sona erer. Zamanın geçişiyle ortadan kaybolur.
Hastalık olan depresyon bundan çok farklıdır. İçe işleyen yoğunluktadır, muazzamdır, kol kanat kırıcıdır ve - en önemlisi - kişinin hayatında meydana gelen veya gelmeyen herhangi bir durumla bağlantılı değildir. Ne kadar süreceği belli değildir. Tekerrür eder.
Nedeni olan ve olmayan depresyonu belirtilere bakarak ayırt etmek mümkün değildir. İkisinin de belirtileri aynıdır. Değişik olan gerçek depresyonun ne bağlamda ortaya çıktığının muamma oluşudur. Nedeni belli değildir. Arandığında, kişinin yaşamında depresyonu tetikleyecek herhangi bir üzüntü veya kayıpla ilgili bir olay bulunamaz.
Tersine, bazı kişiler terfi ettikten veya önemli bir ödül kazandıktan sonra depresyon krizine girdiğini anlatır. Bu tür depresyonlar kişinin hayatında ne olup bittiğinden bağımsız, başlar, sürer ve sona erer.

Milliyet-Metin Münir